Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Mehmet Ünal Taşpınar

TATAR-TÜRK GÜLÜ

Ruslar bizim Devedikeni olarak bildiğimiz dikenli ve gözalıcı çiçekleri olan bitkiye  Tatar Gülü derlermiş.Tolstoy “Hacı Murat” kitabının önsözünde, Hacı Murat’ı üstünden yüklü bir kağnı geçmiş ve ezilmiş,sonra dirilip gelişerek, çiçek açmış bu güle benzetiyordu. Aynı kitaba göre “Ruslar bütün Türkleri Tatar olarak adlandırıyorlardı.

Hikâye ise anlatıcının Kafkasya’da at sürerken bir devedikenini koparmak istemesi dikenlerin ellerine batması devedikeni çiçeğini kolayca koparamaması üzerine  Hacı Murat’ı ve hikâyesini hatırlamasıyla başlar. “ Eğer öleceksek, kolayca olmayacak bu, deve dikeni gibi olacağız, çok zor kopartacaklar. “
“Tarlalardan geçerek eve dönüyordum.

Yazın tam ortasıydı. Otlaklar biçilmişti, çavdar tarlaları da yakında biçilmeye başlanacaktı. Yılın bu mevsiminde renkleri birbirine pek güzel uyan çiçekler olur: Kırmızı, beyaz, pembe güzel kokulu, yumuşak yoncalar meğrur koyungözleri; taçları süt beyaz, ortaları sapsarı, garip ama hoş kokulu “seviyor-sevmiyorlar”, bal kokulu sarı katırtırnakları, laleleri andıran mor, beyaz uzun uzun çan çiçekleri; yerlerde sürünen bezelye şişeleri; sarı, kırmızı, pembe mor mineler; yol boyunca görünen, hoş ama çok hafif bir kokusu olan pembe sinirotları, henüz açılmışken güneşin ışıkları altında parlak lacivert, akşamları ya da artık solmaya yüz tuttuklarında ise, ya mavi ya kırmızımtırak görünen peygamber çiçekleri, etrafa tatlı bir badem kokusu yayan, dokununca da çabucak solan sarmaşık çiçekleri…

Çeşit çeşit çiçeklerden bir demet yaparak eve dönüyordum; bir hendekte, olağanüstü güzel, kırmızı renkte bir devedikeni gördüm: Bu, bizde “Tatar” denilen cinsten bir devedikeniydi.

Otları biçenler ona pek dokunmamaya çalışır ama istemeden kopardıklarında, hemen onu ot yığının dan alırlar, kimsenin eline batmasın diye bir kenara atarlar.

Aklıma bu devedikenini koparıp çiçek demetinin ortasına koymak geldi. Hendeğin içine indim, çiçeğin ortasına yapışmış derin derin, tatlı tatlı uyuyan, üstü hafif tüylü bir yaban arısını kovdum, sonra çiçeği koparmaya çalıştım.

Fakat bu çok zor bir işti. Elime mendil sardığım halde dikenlerin her yandan parmaklarıma batması bir yana, çiçeğin sapı o kadar sağlamdı ki, onunla beş dakika kadar uğraştım durdum. Sonunda sapın liflerini teker teker koparmak zorunda kaldım.

Güç bela çiçeği kopardığımda sap artık lime lime olmuştu, çiçeğin kendisi de, o kaba, hantal yapısı ile demetteki incecik, narin çiçeklere hiç uymuyordu.

Yerindeyken pek güzel olan çiçeği ziyan ettiğime pişman oldum. Onu yere attım. Sonra çiçeği koparmak için harcadığım çabayı hatırlayarak “Ne kadar büyük bir gücü, ne kadar büyük bir yaşama isteği vardı!..
Canını kurtarmak için nasıl da çabalıyordu!..

Hayatını ne kadar pahalıya mal etti!” diye düşündüm. Evime giden yol yeni sürülmüş henüz ekilmemiş kara topraklı tarlaların arasından geçiyordu.

Tozlu yolun üzerinden ayaklarımı sürüye sürüye gidiyordum. Yeni sürülmüş tarla bir çiftlik sahibine aitti, çok büyüktü, o kadar ki, her iki yanda, ileride ta dağın yamacına kadar, düzgün bir şekilde harmanlanmış, henüz ekilmemiş, dinlendirilmiş kara topraktan başka hiçbir şey görünmüyordu.

Toprak çok iyi sürülmüştü, tarlanın hiçbir yerinde bir tek bitki, bir tek ot görünmüyordu. Kapkara topraklar göz alabildiğine uzayıp gidiyordu. Bu ölü, bu kapkara tarlanın içinde, elimde olmadan bir canlılık belirtisi bulmaya çalışarak “İnsan denilen varlık ne kadar tahripkâr!..

İşte burada da, kendi yaşamını sürdürebilmek için kimbilir nice canlı varlığa, nice bitkiye kıydı!” diye düşünüyordum. Önümde, yolun sağında, ne olduğunu kestiremediğim bir küme vardı.

Biraz yaklaşınca onun da boşuna kopardığım, sonra da yere attığım “Tatar çiçeği” olduğunu gördüm. Bu “Tatar çiçeği” öbeğinin üç filizi vardı. Bunlardan birinin üst kısmı koparılmıştı, sapın geri kalan kısmı koparılmış bir el gibi sarkıyordu. Öteki iki sapta ise birer çiçek vardı.

Bu çiçekler de bir zamanlar koyu kırmızıydı, şimdiyse ikisi de kararmıştı. Saplardan biri kırılmış, kırılmış olan kısım, ucunda kirli çiçeğiyle, aşağı doğru sarkmıştı. Öbür çiçek de kara toprağın çamuruna bulanmıştı ama, her şeye rağmen gene de dimdik duruyordu.

Belli ki öbeğin üzerinden bir araba tekerleği geçmişti. Çiğnenen bitki öbeği daha sonra yeniden doğrulmuştu. Belki biraz yan duruyordu, ama ne olursa olsun duruyordu ya!..

Sanki vücudundan bir parça koparmış, bağırsaklarını deşmiş, elini kırmış, gözünü oymuşlardı da, o gene çevresindeki bütün canlı kardeşlerini yok eden insana teslim olmamıştı!..

Ona karşı hâlâ dim dik ayakta duruyordu…

“Bu ne müthiş bir direnme!” diye düşündüm.

“İnsan buradaki her şeyi kendisine boyun eğdirmiş, hepsini yenmiş!.. Milyonlarca bitkiyi yok etmiş; yine de, işte bu devedikeni ona teslim olmamış…”

O zaman aklıma çok eski bir Kafkas öyküsü geldi. Bu öykünün bir kısmını kendim yaşadım, bir kısmını başkalarından, olup bitenleri kendi gözleriyle görmüş olanlardan dinledim.

Hatırladığım ve hayal ettiğim öykü şöyle: 1851 yılının sonundaydı.

Soğuk bir kasım akşamı, Hacı Murat, Çeçenlerin köyüne, her yanında tezek dumanı tüten, Ruslara düşman Mahket avul’una giriyordu….

(…..)

Hacı Murat / Lev Tolstoy

***

Deve dikeni, papatyagiller ailesinin bir üyesidir. Papatyagiller familyasındaki bazı dikenli bitkilerin ortak adı deve dikeni olarak bilinir. Bitkinin diğer isimleri ise; deve kengeli, Meryem Ana dikeni ve sütlük engeldir. Genellikle yol kenarlarında yetişir.

Çoğu zaman ise bu bitkinin etkili olmayan tarım alanlarında yetiştiğini görmek mümkündür. Bitkinin boyları en az 30 cm’e, en fazla ise 100 cm’e ulaşır. Dikenli ve açık yeşil renge sahip olan yaprakları vardır.

Oldukça faydalı olduğu bilinen deve dikeninin çiçeği ise mor renktedir. Çiçekleri küçük boyutlara sahiptir. Bu bitkinin meyvelerinde ya da tohumlarının ucunda beyaz renge sahip olan tüyler yer alır.

Meryem Ana dikeni ismi ile de bilinen bu bitkinin ana vatanı Akdeniz’dir. Deve dikeni faydaları sayesinde en çok tüketilen bitkiler arasında kendisine yer edinmiştir. Kapsül ya da çay formunda olan türleri satışa sunulur. Özellikle aktarlardan bu bitkiyi bulmak mümkündür. Bağışıklık sistemini güçlendirici yapısı ile deve dikeni bitkisinin beyaz türü olduğu da bilinir.

Beyaz renge sahip olan deve dikeni faydaları da yine aynı şekilde kendisini gösterir. Bu bitkinin sadece renkleri farklılık gösterir. Bitkinin beyaz türü çok yıllıktır. Bu renge sahip olan deve dikeni bitkisinin çiçekleri ise genellikle kırmızı ya da pembe renge sahiptir.

“TÜRKÜ YURDUNDAN KOPARTMAK ZORDUR, DİRENMEYE BAŞLADIĞINDA İSE İMKANSIZDIR. DENEYENLER BUNU ACI DUYARAK ÖĞRENİRLER.”
Selim Sarısoy

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlarımız
TÜMÜ

SON HABERLER

YENİ